21.6.2019 19

İKİ KAPI İKİ HAYAT

Güneş, kalın beyaz perdeyi sıyırarak odanın içini aydınlatmıştı. Saat 09:00 olduğunda iyiden iyiye Erhan’ın gözünü kamaştıracak hale geldi. Erhan, yüzünü ovuşturarak tek gözünü açabildi. “Yine mi uyandım? Yine mi yaşıyorum? Yine mi ölemedim?” diye söylenmeye başladı.

sample

Sesli düşünmüş olacak ki, Nihal kapıda belirdi. Uyandın mı? Nihayet! Çocukların sosisi, kaşarı bitmiş. Alıp gel de kahvaltılarını hazırlayayım. Malum, bizim yediklerimizi yemiyorlar.Erhan tepki vermeden tavanı izlemeye başladı. İflas edeli iki hafta olmuştu. Bu sürede evden mecbur kalmadıkça çıkmıyor, tüm günü balkondaki kanepede uzanıp, sigara içerek geçirmeye çalışıyordu. 40 yaşındaydı ve bu saatten sonra ne iş yapacağını bilmiyordu. Hoş, artık çalışmak da istemiyordu. Altı kardeşin en küçüğüydü Erhan. Babasını daha bebekken kaybetmişti. Bu yüzden babalarının yokluğunu hissettirmemek için kardeşleri hep üzerine titremişlerdi. Durumları çok iyi olmağı için hepsi küçük yaşta çalışmaya başlayıp eve destek olmuşlardı. Erhan ise evde oyun oynayıp, annesiyle zaman geçirirdi. Akşam eve gelen beş kardeş de onun için mutlaka bir şey getirmiş olurlardı. Okulu sevmedi Erhan, insanlarla tanışmak, muhabbet etmek, gezip tozmak yerine okul sıralarında dirsek çürütemezdi. Ailesinin desteğiyle sürekli yeni işler kurdu. “Bu sektör olmadı, şu insanlar zor, şunun piyasası yavaş, bu işler yorucu…” diye diye birçok iş gelip geçti hayatından. Yaşanmışlık çoktu ama henüz bir ders çıkaramamıştı. “Artık çıkaracak ders mi kaldı?” diye içinden geçirirken Nihal’in sesiyle irkildi.

-Çocuklaaar! Hadi kalkın televizyonun karşısından. Pijamalı, çıplak ayak oturmuşlar yere! Hadi banyoya sonra da kahvaltıya. Tabi babanız kalkıp markete gidebilirse!

Erhan, yorgun hareketlerle üzerini değiştirip evden çıktı. Döndüğünde çocukları yine televizyonun karşısında buldu. Nihal tepkili bir şekilde poşetleri elinden alırken, “şükür kavuşturana!” diye söylendi. Erhan’a kızgındı. Yıllardır batan işleri, bir şeyin sonunu getirememiş olması, Nihal’in çocuklarına eksiksiz bir hayat sunma kaygısını artırmıştı. Neyse ki Erhan’ın ailesi çocukluğundaki gibi yine yanlarındaydı. Bir sorun olunca hepsi hemen destek olur, problem çözülmez ama etkileri hafifletilirdi. Bu döngü, bazı şeylerin iyileşmesinden ziyade, giderek daha kötü olması için sebepleri artırmaktan başka bir şey değildi. Çünkü dağıtan Erhan, toparlayan başkalarıydı. Nihal ise artık eşinin vasıflarıyla ilgilenmiyor, çocuklarının zarar görmemesini önemsiyordu. Dolayısıyla kimin ne yaptığı değil, çocuklarının ne şartlarda yaşayacağı önemliydi. Erhan veya ailesi, fark etmiyordu onun için.

İki çocukları vardı, Serkan ve Zühal. Kendi isimleriyle uyumlu olsun istemişlerdi. Nitekim hayatları da öyle olacak gibiydi. Geç gelen Serkan, tüm aile için çok kıymetliydi. Ne de olsa en küçük, en çok emek verilen kardeşin ilk çocuğuydu. Bu yüzden bir dediği iki edilmemiş, Zühal’e göre daha çok el üstünde tutulmuştu. İkisi de evde her pişeni yemez, sofraya aileyle birlikte oturmaz, annesinin elinden canları ne istiyorsa yedirilir, kaşık-çatal tutmaya bile gerek duymazlardı. Erhan, çocukların sorumluluklarıyla pek ilgilenmezdi. Ama gezdirmek, alışveriş yapmak, yemeğe götürmek gibi konularda kendisi de keyif aldığı için onlarla zaman geçirirdi. Öyle ki okul hayatlarıyla bile halalar, amcalar ilgilenirdi. En iyi hocanın sınıfına kayıt olsun, özel ders için başka hoca tutulsun, dersleri düşükse öğretmenle görüşülüp, “seneye yükseltir hocam siz bu yıl geçirin de…” diye görüşmeler yapılsın... Dolayısıyla Erhan nasıl yetiştiyse, aynı kişiler tarafından çocukları da öyle yetiştiriliyordu.

Serkan ve Zühal kahvaltılarını yaptıktan sonra, amcalarının söz verdiği tekerlekli patenleri almak için hazırlandılar. Ev telefonu çalar çalmaz ikisi de açılmasını beklemeden kapıya koştu. Anneleri Nihal bir yandan telefona cevap verirken bir yandan da yavaş olmaları için çocuklara bağırıyordu. “Tamam amcası, iniyorlar şimdi.” diyerek telefonu kapattı. Çocuklar telaşla kapıda ayakkabılarını giyerken karşı dairenin kapısı açıldı.

Murat, Serkan’dan iki yaş büyüktü. Annesi Sinem, Murat’ı işe uğurluyordu. Daha 10 yaşındaydı ama bir kuyumcuda hafta sonları çalışıyordu. Dükkân süpürüyor, vitrin siliyor, misafirlere çay veriyordu. Evlerine 300 metre uzaklıktaydı işyeri. Karşıdan karşıya geçmesi de gerekmediği için annesinin içine siniyordu çalışması. Öğlenleri yemek için evine geliyor, gelirken de ekmeği o alıyordu. Nihal, Sinem’e çok kızıyordu, bu yaşta çocuk çalıştırılır mı diye. Sinem mutluydu, “çalışsın ki kıymet bilsin… İşinin, emeğinin, hayatının, ailesinin kıymetini bilsin” derdi hep. Çünkü kocası Fikret, kıymet bilen biri değildi.

Fikret’in babasından kalan yüklü bir miras vardı. Apartmanlar, dükkânlar… Aylık kiralarıyla birçok aile rahatça geçinebilirdi. Bu yüzden çalışmaya gerek duymuyordu. Mercedes marka arabasıyla sabah çıkıp akşam geliyordu. Bazen geç saatlere kaldığı oluyordu. O da Erhan gibi hayatında pek zorluk yaşamamıştı. Birileri onun yerine her şeyi halletmişti. Öyle ki karısını bile annesi beğenmiş, istemeye gittikleri gün onu görmüştü. Çok güzel bir kadın olduğu için de hiç düşünmeden tamam demişti. Çünkü ilk koşulu evleneceği kişinin güzel olmasıydı. Sinem’in güzelliği de, iyi bir eş, iyi bir anne olması da bir süre sonra Fikret için anlamını kaybetmişti. Evine, eşine, çocuklarına karşı sorumsuz ve duyarsızdı. O kadar parası olmasına rağmen evin ihtiyaçlarıyla ilgilenmez, bir şey lazım olduğunda “Babanın evinde mi gördün?” diye terslerdi. Sinem de birilerinden istemek yerine çocuklarının en azından kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadarını kazanmalarını amaçlamıştı. Erken yaşta hayatı öğrenip kendi kendilerine yeten bireyler olmalarını istiyordu. Kızıyla evde el işleri yapıp satıyor, kadınların gün organizasyonlarına pasta-börek pişiriyordu. Bunları eşinden mümkün olduğunca saklamaya çalışıyordu, evden elini iyice çekmesin diye.

Aradan yıllar geçti ve herkes yaşını aldı. Erhan, işyerinden kalan son parayla emeklilik için sigorta bedelini yatırdı ve emekliye ayrıldı. Böylece herhangi bir işe girmek zorunda değildi. Balkonu, kanepesi ve sigarasıyla mutluydu. Ya da öyle olduğunu sanıyordu.

Serkan, okulu, okumayı, ders çalışmayı hiç sevmediği için, liseyi bir yıl uzattı. Sonra kolay bitirilen bir özel liseye kayıt oldu. Sürekli hastalık raporu alarak, halasının da öğretmenlerle görüşmeleri sonucunda diplomasını aldı. Rapor alıp okula gitmediği dönemlerde annesi dışarı çıkma yasağı koyuyordu. O da artık odasında yalnız kalmaktan keyif aldığı için iyice dış dünyayla ilişkisini kesmişti. Artık 26 yaşındaydı ve hala aynı odada yalnız başına yaşıyordu. Herkes uyurken uyanıyor, sabaha kadar televizyon ve internetle vakit geçiriyor, sabah ev halkı uyanınca da gidip uyuyordu. Annesi bu yaşında bile gece kalkıp yer diye ona bir şeyler hazırlayıp öyle yatıyordu.

Zühal, liseyi devlet okulunda bitirmeyi başardı. Üniversite sınavında başarılı olamadığı için özel bir üniversiteye başladı. Halaları ve amcaları, Serkan gittiyse Zühal de gitmeli, haksızlık olmasın diye aralarında okul parasını topladılar. Okul bittikten sonra bir işe giremedi. Maaşlar düşük, o paraya o iş yapılır mı diye yaklaşık iki yıl evde bekledi. Sonra Serkan’ın evdeki huzursuzluklarından kurtulmak için düşük maaşlı da olsa bir işe başladı ve bir yıl sonra ayrıldı.

Sinem de yaş aldı ve onun çocukları da büyüdü. Kızı Dilek, ilk yılında üniversiteyi kazandı ve başarıyla tamamladı. Okul biter bitmez başka bir şehirde işe başladı. Annesi sürekli kızının yanına gidip onunla kalıyor, ona destek oluyordu. Murat da ilk yılında üniversiteye başladı. Hem çalışıp hem okudu. Ticareti bildiği için üniversite hayatında çok iyi paralar kazandı. Ama bölümünü sevdiği için enerjisini o alanda kullanmaya niyetliydi. Okul bittikten sonra hemen işe girdi. Öyle bir iş ki hafta sonları da onda kalmak üzere arabasını bile vermişlerdi. Murat’ın eli hep ailesinin üzerindeydi. Babasına kızsa bile bir ihtiyacı olduğunda hemen yanında olur, problemini çözerdi.  

Nihal ve Erhan onlara bakıp sürekli iç geçirirlerdi. “İlla kötü anne-baba mı olmak gerekiyordu? Babaları ekmek getirmezdi, anneleri çocuk yaşta çalıştırırdı. Şu adam ne sundu çocuklarına? Ne yaptı da böyle iyi yerlere geldiler? Üstelik ailelerinin kıymetini bildiler. Biz her şeyi önlerine serdik ve sonuç ortada… Onların bizim yükümüzü alma zamanı gelmişken, biz hala onların arkasını topluyoruz. Akranları evlenip yuva kurmuş oğlumuzun çocuk gibi yemeğini tepsiyle kapısına bırakıyoruz. Kızımızın çoraplarını, ojelerini ortadan topluyoruz. Nerede hata yaptık, nerede?”

İnsanlara imkânlar sunarak onları yetiştirmek, marifetlendirmek mümkün değil. Birini hayata hazırlayan şey imkân yokken neler yapabildiğidir. Aksi takdirde sadece büyümüş, yaş almış olur insan ama yetişmiş olamaz. Tok insanı doyurmak zordur. Yetişmek, yetmek, kendine yetebilmek, başkalarına yetebilmek, ihtiyaç gören olabilmek için önce ihtiyaç duyabilmek gerek. Karşıdakinin elinden bu imkânı alındığında, ne çabalamak için bir sebebi kalır ne de marifetlenmek için öyküsü…

İnsanların ihtiyaçlarını giderebilmeleri için çaba göstermelerine fırsat vermek, onlara sunulan en güzel imkândır…

 

Yorumlar

10.8.2019

İnsan yaptığı hamlelerin sonucunu kestiremediği için yaptıklarını yapmaya devam ediyor... Deneyimsel tasarım Öğretisi eğitimleri ise insanı öngörü sahibi yaparak hayatta doğru hamleler yapmasını sağlıyor...

Makaleye Yorum Bırakın